Babaannem hangi çocuğunu daha çok sevdiğini soran torunlarına hep aynı cevabı verirdi. "Her çocuğum şu elimin parmakları gibi. Bir parmağı öbüründen çok sevemem, ama hangi parmağım acıyorsa aklım ondadır. Hangi çocuğum dertliyse, hangisi uzaktaysa o an en kıymetlim odur."
Kimlik de bir uzuv gibi. Hepimizin pek çok kimliği var. O kimliklerin hepsini seviyoruz ama hangisi yaralıysa, en çok ona sahip çıkıyor, en çok onu düşünüyoruz. Bu yüzden insanlar onca kimlikleri arasından hep en öksüzlerine sahip çıkıyor, en çok ona sarılıp, en çok onu savunuyor. En çok darbe alan kimliğimizi, kendimizi tanımlarken en merkeze alıyor, fırsat bulursak en gösterişli şekilde onu taşıyoruz. Bu nedenden hep kadınların cinsiyet üzerine düşünen, konuşan, savlayan taraf olması. Kadınlığımız yaralı, engelli, acıyor. Yaralı bir uzuv gibi, hep aklımızın bir köşesinde.
Bazıları çıkıp, bizi bölmeyin, hepimiz insanız, insanlığımıza odaklanalım diyor sonra, insanlığımızın bu kimliklerin bir toplamı olduğunu görmezden gelerek, yaramızı yok sayarak. Hak arayışındaki yürüyüşler bir yaralı ruhlar kortejidir. Kürtlüğünü, eşcinselliğini, kadınlığını, Aleviliğini, Ermeniliğini, fakirliğini dünyaya haykırmak isteyen yaralı insanlar. "Kanıyorum, tam da buradan. Siz bu yaranın üstünü kapatmaya, bazen gelip bir yara bandı yapıştırmaya çalışıyorsunuz, ama kanadığımı görmezden geliyorsunuz" diye bağıran insanlar.
Hepimizin bir yanı Öteki. Hepimizin bir yanı yaralı. Bazılarımızın yaraları daha büyük, bazılarımızın yaralı kimlikleri daha çok. Kimi yaralar o kadar eski ki, kanıksanmamız bekleniyor, ama yara acımaya devam ediyor. Kimimizin yarası o kadar mahrem ki, bahsetmemiz bile ayıp sayılıyor.
Yaramızı göstermek bir meydan okuma, bir hesap sorma... Yarayı açandan, yarayı kapatmayandan, yaranın kapanmasına izin vermeyenden. O yüzden bu yaralı kimlikler korteji rahatsız edici. Bütün günahlarımızı, ayıplarımızı, iki yüzlülüğümüzü yüzümüze vuruyor. Herkes karşısındaki giyinsin, kapansın, yaralar görünmesin istiyor. Kapanmamalıyız. Açmalıyız yaralarımızı, teşhir etmeliyiz. Teşhircilikle, edepsizlikle, hadsizlikle, taraflılıkla suçlanacağız, suçlanalım. Rahatsız edeceğiz, edelim. Rahatsız olacaklar, olsunlar.
Görünmeyen yara tedavi edilmez, tedavi edilmeyen yara zehirler. Ve biz yaşamakla ölüm arasında sıkışıp kalan, zorlukla nefes alan bir toplum olmaya devam ederiz. Yaşamanın tek yolu iyileşmek, iyileşmenin tek yolu, yaraları ortaya çıkarmak, irinleri akıtmak, ilacı aramak, doktoru bulmak. Toplum, devlet, ya da ailemiz değil, kendimiz kendimizi tanımlayabilmeliyiz. Herkes şahit olmalı kim olduğumuza. Şahit olmak, en asgari borçlarıdır. Kimliğin beni ilgilendirmiyor diyenlere, ilgilendirsin demeliyiz. Bakarken canları acımalı. Yara kapansın istemeliler, ivedilikle. Beklemeye tahammülleri kalmamalı. Zamana bırakamalılar hak almayı, hak vermeyi. Bu yüzden yaralarımızı görünür kılmalıyız.
Kimliklerimizi saklamadan, açarak, bütün dertlerimizi anlatarak, o en zedelenmiş, en kolu kanadı kırık, en yaralı kimliğimizi ortaya dökelim. En sevdiğimiz değil, ama en çok canı acıyan çocuğumuzu, en acıyan parmağımızı: neremiz Öteki ise, neremiz azınlık ise, neremiz susturuluyor, neremiz saklanıyor ise, tam orayı. Karşısında hiç bilmediği bir dilde ders veren öğretmeni dinleyen 6 yaşındaki Kürt çocuğun çaresizliğini, taciz edilmediği bir dünyayı hayal dahi edemeyen kadının ezikliğini, devleti tarafından günahkar olarak damgalanan Alevi'nin kırgınlığını, hain ve yabancı olarak kodlanan Ermeni'nin içinden hiç çıkamayan korkuyu paylaşmalıyız, kimsenin başını çevirecek yön kalmayana kadar.Bunu kanayan yaramımıza, canımızın acısına, aynadaki aksimize borçluyuz.
Bu nedenle bir Türk ve Sünni ailenin çocuğu olarak, Kürt milliyetçiliğini anlıyor, ama Türk milliyetçiliğine karşı duruyorum. Bu yüzden Alevilerin Aleviliği mesele edinmesini destekliyor, ama Sünnilerin bunca imtiyazı varken, aynı şeyi yapmasının zorbalığa varabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden Ermenilerin konuşmasını ve Türklerin dinlemesini istiyorum. Bu yüzden kadınların konuşmaktan bitap düşene dek, erkekler duyana dek dertlerini anlatmaları gerektiğini savunuyorum.Yaraları ortaya sermekle, güç gösterisi yapmanın aynı kefeye konulamayacağına, azınlığın hak aramasının, çoğunluğun kendi iradesini zorlaması ile bir tutulamayacağına, her hareketin bağlamında değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğini eşdeğer şeylermiş gibi değerlendirirken, iki kere düşünmeye davet ediyorum. Kürt milliyetçiliği bir Kürt devleti bağlamında faşist olabilir. Ancak Kürtlerin azınlık olduğu ve pek çok temel haktan yoksun olduğu şu ortamda, bir hak arayış hareketi olarak görülmelidir. Gelecekte nasıl şekilleneceği de Kürtlerden çok, onların göstermekten kaçmadığı o derin yaralara, Türklerin nereye kadar bakmaktan kaçacağı olacaktır.
Kimlik de bir uzuv gibi. Hepimizin pek çok kimliği var. O kimliklerin hepsini seviyoruz ama hangisi yaralıysa, en çok ona sahip çıkıyor, en çok onu düşünüyoruz. Bu yüzden insanlar onca kimlikleri arasından hep en öksüzlerine sahip çıkıyor, en çok ona sarılıp, en çok onu savunuyor. En çok darbe alan kimliğimizi, kendimizi tanımlarken en merkeze alıyor, fırsat bulursak en gösterişli şekilde onu taşıyoruz. Bu nedenden hep kadınların cinsiyet üzerine düşünen, konuşan, savlayan taraf olması. Kadınlığımız yaralı, engelli, acıyor. Yaralı bir uzuv gibi, hep aklımızın bir köşesinde.
Bazıları çıkıp, bizi bölmeyin, hepimiz insanız, insanlığımıza odaklanalım diyor sonra, insanlığımızın bu kimliklerin bir toplamı olduğunu görmezden gelerek, yaramızı yok sayarak. Hak arayışındaki yürüyüşler bir yaralı ruhlar kortejidir. Kürtlüğünü, eşcinselliğini, kadınlığını, Aleviliğini, Ermeniliğini, fakirliğini dünyaya haykırmak isteyen yaralı insanlar. "Kanıyorum, tam da buradan. Siz bu yaranın üstünü kapatmaya, bazen gelip bir yara bandı yapıştırmaya çalışıyorsunuz, ama kanadığımı görmezden geliyorsunuz" diye bağıran insanlar.
Hepimizin bir yanı Öteki. Hepimizin bir yanı yaralı. Bazılarımızın yaraları daha büyük, bazılarımızın yaralı kimlikleri daha çok. Kimi yaralar o kadar eski ki, kanıksanmamız bekleniyor, ama yara acımaya devam ediyor. Kimimizin yarası o kadar mahrem ki, bahsetmemiz bile ayıp sayılıyor.
Yaramızı göstermek bir meydan okuma, bir hesap sorma... Yarayı açandan, yarayı kapatmayandan, yaranın kapanmasına izin vermeyenden. O yüzden bu yaralı kimlikler korteji rahatsız edici. Bütün günahlarımızı, ayıplarımızı, iki yüzlülüğümüzü yüzümüze vuruyor. Herkes karşısındaki giyinsin, kapansın, yaralar görünmesin istiyor. Kapanmamalıyız. Açmalıyız yaralarımızı, teşhir etmeliyiz. Teşhircilikle, edepsizlikle, hadsizlikle, taraflılıkla suçlanacağız, suçlanalım. Rahatsız edeceğiz, edelim. Rahatsız olacaklar, olsunlar.
Görünmeyen yara tedavi edilmez, tedavi edilmeyen yara zehirler. Ve biz yaşamakla ölüm arasında sıkışıp kalan, zorlukla nefes alan bir toplum olmaya devam ederiz. Yaşamanın tek yolu iyileşmek, iyileşmenin tek yolu, yaraları ortaya çıkarmak, irinleri akıtmak, ilacı aramak, doktoru bulmak. Toplum, devlet, ya da ailemiz değil, kendimiz kendimizi tanımlayabilmeliyiz. Herkes şahit olmalı kim olduğumuza. Şahit olmak, en asgari borçlarıdır. Kimliğin beni ilgilendirmiyor diyenlere, ilgilendirsin demeliyiz. Bakarken canları acımalı. Yara kapansın istemeliler, ivedilikle. Beklemeye tahammülleri kalmamalı. Zamana bırakamalılar hak almayı, hak vermeyi. Bu yüzden yaralarımızı görünür kılmalıyız.
Kimliklerimizi saklamadan, açarak, bütün dertlerimizi anlatarak, o en zedelenmiş, en kolu kanadı kırık, en yaralı kimliğimizi ortaya dökelim. En sevdiğimiz değil, ama en çok canı acıyan çocuğumuzu, en acıyan parmağımızı: neremiz Öteki ise, neremiz azınlık ise, neremiz susturuluyor, neremiz saklanıyor ise, tam orayı. Karşısında hiç bilmediği bir dilde ders veren öğretmeni dinleyen 6 yaşındaki Kürt çocuğun çaresizliğini, taciz edilmediği bir dünyayı hayal dahi edemeyen kadının ezikliğini, devleti tarafından günahkar olarak damgalanan Alevi'nin kırgınlığını, hain ve yabancı olarak kodlanan Ermeni'nin içinden hiç çıkamayan korkuyu paylaşmalıyız, kimsenin başını çevirecek yön kalmayana kadar.Bunu kanayan yaramımıza, canımızın acısına, aynadaki aksimize borçluyuz.
Bu nedenle bir Türk ve Sünni ailenin çocuğu olarak, Kürt milliyetçiliğini anlıyor, ama Türk milliyetçiliğine karşı duruyorum. Bu yüzden Alevilerin Aleviliği mesele edinmesini destekliyor, ama Sünnilerin bunca imtiyazı varken, aynı şeyi yapmasının zorbalığa varabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden Ermenilerin konuşmasını ve Türklerin dinlemesini istiyorum. Bu yüzden kadınların konuşmaktan bitap düşene dek, erkekler duyana dek dertlerini anlatmaları gerektiğini savunuyorum.Yaraları ortaya sermekle, güç gösterisi yapmanın aynı kefeye konulamayacağına, azınlığın hak aramasının, çoğunluğun kendi iradesini zorlaması ile bir tutulamayacağına, her hareketin bağlamında değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğini eşdeğer şeylermiş gibi değerlendirirken, iki kere düşünmeye davet ediyorum. Kürt milliyetçiliği bir Kürt devleti bağlamında faşist olabilir. Ancak Kürtlerin azınlık olduğu ve pek çok temel haktan yoksun olduğu şu ortamda, bir hak arayış hareketi olarak görülmelidir. Gelecekte nasıl şekilleneceği de Kürtlerden çok, onların göstermekten kaçmadığı o derin yaralara, Türklerin nereye kadar bakmaktan kaçacağı olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder