23 Mayıs 2018 Çarşamba

Morfin

Oma S. çok zarifti. Güzel değil denemezdi, ama çarpıcı bir güzelliği yoktu. İncecik bedeni, yüzünden eksilmeyen tebesümmü, kibar hareketleriyle zarifti. Derler ki, demanslı insanlar zamanla bütün sınırlarını yitirir, en derinlerindeki gerçek benlikleri çıplak kalırmış. O hafızasını yitirdikçe, zerafetinden bir şey kaybetmiyordu.

Tam karşımda oturmuş, önündeki karanfilli, elmalı mor lahana yemeğini keyifle yiyor, diğer yemeklere dokunmuyordu. Benim ayıp olmasın diye bitirmeye çalıştığım lahanayı bu kadar keyifle yemesi komik geliyordu bana. Lahanası bitince, “dondurma istiyorum” dedi şımarık bir çocuk edasıyla. “Anne, önce yemeğini bitirmen lazım.” “İstemiyorum, yemeyeceğim, tatlı istiyorum” dedi küskünce. Sonra bana baktı, “Sen kimsin?” dedi. Beni unutuyordu hep, doğal olarak. Bazen çocuklarını dahi unutuyordu. “Ne kadar güzelsin” dedi bana, kızına dönüp, “çok güzel değil mi, şekerden bebek gibi” dedi gözünün kenarıyla benim tarafıma bakarak. Bütün edep duvarları yıkılmışken bile karşındakini mutlu etmeye çalışıyordu, hiç bu kadar katıksız iyi bir insan tanımış mıydım bilmiyordum. Kocası ona her zamanki gibi aşkla, mutlulukla bakmıyordu artık. Sevgiyle, şevkatle bakıyordu, ama mutluluk kaybolmuştu. İlk kez yine bir Noel’de tanışmıştık.

Üzerinde kırmızı mumlar yanan çam ağacının yanındaki koltukta oturuyor ve ilahiler söylüyordu Oma S. Ben olabildiğince yabancı hissediyordum bu aslında huzur dolu odada. Tuhaf olan, aramızda ondan başka Hristiyan olmaması, Noel’i herkesin aslında onun hatrı için kutlamasıydı. Şarkılara diğerleri eşlik etse de, kocası sessizdi. Sonra Oma S. sarki soylemeyi bıraktı. Masa üstündeki kitaba uzandı. İçini açıp, ayraçla imlediği sayfadaki hikayeyi okumaya başladı. Çocukken defalarca okuduğum, her okuduğumda ağladığım bir hikaye: Kibritçi Kız. Ağaç altında hediyeler, mumlar, karanfilli mandalınalar, ilahiler arasında yabanci bir dilde de olsa tanıdık cümleler, beni yine ağlatırken bildik bir yere çekti. Amerika'da gördüğüm gibi neşeli bir kutlama değildi bu Noel. Hüzünlüydü biraz, umutluydu, ama umudun sadece acının olduğu yerde var olduğunu hatırlatıyordu. Bu sırada Opa S. karısına muzipçe, çapkınca, biraz da hayranlıkla bakıyordu. Onu 50 yıldan uzun bir süre önce bir hastane odasında tavlamıştı. Tam anlamıyla tavlamıştı.

Oma S. savaş sırasında hemşirelik yapıyor ve doktor nişanlısıyla evliliğe hazırlanıyordu, kendi babası da doktordu. Opa S. savaşın sonlarına doğru cephede bir patlama sonucu iki elini birden kaybetmiş, hastanede tedavi görüyordu. Ellerini ve evini savaşta kaybetmiş bu genç, yakışıklı asker, zarif ve utangaç hemşireyi şakalarıyla güldürüyor, iltifatlarıyla utandırıyor, yavaş yavaş kalbini ele geçiriyordu. Kısa bir süre sonra hemşire kendine evlenme teklif eden bu işsiz, elsiz adama hayır diyemeyecek kadar aşık olmuştu, nişanlısından ayrıldı, evlendiler.

Oma S. solcu, muhalif bir aileden geliyordu. Opa S. savaşa kadar çok siyasetle ilgilenmezdi, bize de savaştan hiç bahsetmezdi neredeyse, sadece dalga geçerdi bazen. "Son altı ay sadece lahana ve su verdiler bize, bir daha lahana yemeyeceğim diye yemin ettim. Bak hala bayıla bayıla yiyorum" demişti gülerek. Tanrıya inanmazdı Opa S. "Tanrıya inancımı savaş alanında yitirdim" demişti bana bir kez. Oysa Amerikalılar hep der ki, muharebe hendeğinde ateist olmaz. Her an öldürülme korkusu yaşayan birinin Tanrı’ya sığınmak isteyeceğine inanırlar. Ölümle sınanmak herkeste aynı etkiyi bırakacakmış gibi. Ne kadar az konuşmuştuk, ne kadar çok şey anlatmıştı o kadar zamanda. Opa S. herkesle sohbet ederdi, şeytan tüylü insanların özgüvenini taşıyordu, 80 yaşını geçmesi bakışlarındaki çapkınlığı eksiltmemişti. Bu adamın bir kadına sadık kalmış olmasına ihtimal veremiyordum, bilemezdim, ama o bütün dünyaya kur yapan gözleri, herkesi güldüren keyifli şakaları... Hep böyle miydi diye sormuştum. “Hep böyleydi, anneannemi o haliyle nasıl tavlamış sanıyorsun” dedi Till. O haliyle? Bu adamın eli olmadığını unutuyordu insan hep, bence kendisi de unutuyordu, önemsiz bir ayrıntıydı onun için. “Tek başıma yapamadığım tek şey çorap giymek” der gülerdi.

Opa S. Alman’dı, ama gurbetteydi. Büyük Almanya hayaliyle komşu ülkelere saldıran Almanya, savaşta topraklarını kaybetmiş, sınırlar küçülünce Opa S’in doğup büyüdüğü topraklar Almanya sınırları dışında kalmıştı. Artık Polonya’daydı doğduğu kasaba. Doğduğu topraklardan sürgün edilmiş kimsenin yarasız olduğuna inanmadığım için, ona aslında hiç göstermediği bir hüzün yakıştırmıştım içten içe. Halbuki sadece neşe vardı halinde. “Sertti” diye anlattı kızı, “biz çocukken çok katıydı bize karşı, anneme değil. Biz çok kavga ederdik, daha 17 yaşında evden çıktım, para almadım ondan, üniversiteye giderken çalıştım”. Karşımdaki bu şirin adam, bu anlayışlı adam ne kadar katı olabilirdi ki? “60’lar farklı bir dönemdi, adabı muaşeret kuralları çok önemliydi, uyulması gereken çok kural vardı ve biz, bizim neslimiz o kurallara uymak istemiyorduk. Çatışıyorduk. Biz Nazi dönemiyle hesaplaşmak istiyorduk, sorular soruyorduk, ama babalarımız, annelerimiz bu konuları kapatmak istiyordu. Beatles gelmişti Hamburg’a ve Jimmy Hendrix. Onları izliyorduk, sol toplantılara gidiyorduk, isyan ediyorduk, başka bir döneme geçiyorduk, ama ailelerimiz buna direniyordu. Sonra zamanla biz büyüdük, onlar yumuşadı. Sulh yaptık.”
“Konuştunuz mu savaşı?”
“Hayır. Babam savaşta yaşadıkları hakkında hiç konuşmaz.”

Şimdi Opa S. karısına şevkatle, acıyla, sevgiyle bakıyordu. Sorduğumuzda “iyiyiz” diyordu. Bir şey öğrendiysem, Till’in ailesinin de, benimki gibi acıları konuşmadığıydı. Kültürler birbirine ne kadar yabancı olursa olsun, ortak noktamız, önemsiz şeyleri bıktırana kadar konuşup, travmalarımızın üstünü örtmemizdi. İyi değillerdi, görüyorduk. Opa S. “biz iyiyiz, ben karıma bakarım” diyordu inatla. Bir gün kızını çağırdı.” Ben artık bakamıyorum ona” dedi, ağlıyordu. Beraber huzurevine çıktılar. Doktor Opa S.’in karısının durumunun vehametini bizden uzun süredir sakladığını anlattı. Ama artık ona bakmaya gücü yetmiyordu, 24 saat bakıma ihtiyacı vardı Oma’nın. Karısını güvenli ellere teslim ettiğine emin olduğunda, Opa S. bir anda hastalandı. Ertelenmiş bir hastalanma olduğunu anladık hepimiz, karısına bakmak için ertelediği bir hastalık. Son kez hasta yatağını ziyarete gittiğimde, hemşire uyardı “Ağrısı çok fazla olduğu için morfin verdik, kendinde olmayabilir.” Morfin - savaşta elleri koptuğunda da morfin vermişlerdi. Ve o günlere dönüyordu aynı agrı kesici verildikçe. Beni gördü, ama gözleri Till’deydi. Bu sefer bakışları çapkın değildi, keyifli değildi, parlamıyordu, bilinci yerindeydi, ama sanki uzaklardaydı. Till’e baktı, sadece “biz kötü şeyler yaptık savaşta. Çok kötü şeyler” dedi. Sustu. Ben başına gelenlerden inancını yitirdiğini düşünmüştüm, oysa daha acımasızdı gerçek. Savaşın ona yaptıkları değil, yaptırdıklarıydı onu kemiren. 60 yıldır üstünü örttüğü acılar. Opa S’i son görüşümden birkaç gün sonra kaybettik.

Düğün günümüzde gelinliğimle Oma S.'i son kez ziyarete gittim. Kim olduğumu sordu yine. “Evleniyoruz biz, Oma” dedi Till, anneannesinin kendini hatırlayacağından emin olmamasının tedirginliğiyle. Çok sevindi yaşlı kadın. Hatırlamadığını hatırladığında olduğu gibi kırılmadı bu sefer. Beni hatırlaması gerektiğini anlamadı. Yüzüme baktı. “Ne kadar güzelsin, şeker bebekler gibi” dedi. Çenemi avucuna aldı “Şeker bebek” dedi. Till’in annesi gülümsedi, “beni küçükken şeker bebek diye severdi” dedi. Hafızası onu terk etmişken, hala karşısındakini mutlu etmeye çalışan incecik kadına baktım. Onu son kez gördüğümü bilmiyordum. Kendi inancına göre kocasının yanına gitme vakti yaklaşmıştı, ya da kocasının inancına göre, hiçliğe, savaşlarin ve günahlarin yok oldugu bir hiçliğe. Omuzları hafifti, hafızasıyla beraber bütün yüklerinden arınmış gibiydi. Yanağına bir öpücük bıraktım, vedalaştım, birkaç dakika sonra beni unutacağını bilerek.

21 Mayıs 2018 Pazartesi

Patates


Bay O düğme gibi küçük, parlak, mavi gözlerini bana çevirdi, daima kırmızı olan toplu yanaklarını hoplatarak kıkırdadı. “Amerikalılar ağızlarında sıcak patates varmış gibi konuşuyorlar. Potaaaytooo.” Sonra yanında oturan ve Bay O’nun minyatür versiyonu gibi duran kısa sarı saçlı, mavi gözlü ve pembe, tombul yanaklı torununu işaret ederek,“o da İngilizce konuşuyor” dedi. “Okulda öğreniyorlar artik”. Çocuk gözünü kırpıştırdı, birkaç kelime İngilizce söylemeye çalıştı. Dedesinin yüzü mutluluk ve gururla aydınlandı. İngilizce bilmesi gerekmiyordu torununun tabii, o da kendisi gibi marangoz olacaktı elbette. Bay O. marangozdu, babası da marangozdu, oğlu da. Marangozhanesi evinin hemen yanındaydı. Doğduğu evin birkaç sokak ötesinde. Oğlunun yaşadığı evin yan sokağında.

Till’in yanına Heidelberg’e taşınmıştım, ama üç arkadaşıyla paylaştığı öğrenci evinde daha fazla kalmaya niyetim yoktu. Harıl harıl kendimize ev bakıyorduk, ama Heidelberg’de kiralık ev bulmak çok zordu. Daha uzun süre bir ev bulamayacağımıza ikna olmuştuk ki, bir arkadaşımız aradı. “Oturduğum kafeye bir adam şu anda kiralık ev ilanı astı, telefon numarasını ve adresi veriyorum. Hemen gidin.” Aceleyle arabaya koştuk, yolda ev sahibine telefon ettik, onbes dakika sonra adresini aldığımız evin önündeydik. Bay O. bizi kapıda bekliyordu, iri cüssesi ve daima gülen yüzüyle. Ev en az ikiyüz yıllık, üç katlı bir binanın en alt katındaydı. Güzeldi, çok güzeldi, arkasında küçük bir taş avlusu da vardı var olmasına da, ufak bir problemi de vardı. Odaları birbirinden ayıran koridor, yukarı çıkan katlara giden koridordu aynı zamanda. Yani evimizin içinden apartman koridoru geçiyordu. Till’e fısıldadım, “Till banyoya geçerken bile komşularla karşılaşabiliriz.” Birkaç saniye sonra sırada bir banyomuz olmadığını fark edecektim zaten. “Ev çok eski, tuvalet ve duş ayrı” dedi Bay O. “Duşunuz mutfakta.” Geniş ve avluya bakan mutfağın bir köşesindeki duşakabini işaret ederek. “Ben burada yaşayamam” dedim Türkçe, “olmaz, başka yer bakalım.” “Başka yer yok ki” diye yanıtladı Till, “aylarca ev bulamayabiliriz.” “Biz bir düşünelim” dedi Till, Bay O’ya dönüp. “Pekala, bir saat sizin için tutuyorum evi” dedi ev sahibi. Kapıya yöneldiğimiz anda, iki uzun boylu kız, nefes nefese girdiler içeri. “Merhaba, biz evi tutmak istiyoruz” dedi öndeki, hiç bakmadan eve. Bay O. “Bir saat beklemeniz gerekecek, bu çifte bir saat süre verdim. Onlar istemezse, siz kiralayabilirsiniz” dedi. Till’le bakıştık. Genç kız konuşmaya başladı, “Biz ailelerimizle yaşıyoruz, artık eve çıkmak istiyoruz, ama bir türlü boş ev bulamadık. Siz tutacak mısınız evi?” “Biz bir konuşalım” dedim. Dışarı çıktık, “evin içinden apartman koridoru geçiyor Till!” “Evet ama, sadece iki komşumuz var.” “Duş? Banyodan çıkıp odaya nasıl gideceğim?” “Mutfakta giyiniriz. Baksana evi tutmak için bekliyorlar. Bir daha ev bulamayabiliriz. Fiyatı da iyi.” “Tamam.”

Bay O ile böyle tanıştık. Birkaç gün sonra Neckagemuend’deki evimize taşındık. Komşularımızla o kadar nadir karşılaşıyorduk ki, bazen koridoru paylaştığımızı unutuyordum. Mutfaktaki duşa da sandığımdan daha kolay alışmıştım. En üst katta Bayan S. yaşıyordu. Arada bir karşılaştığımızda, sektirmeden birinci katta yaşayan komşularımızın dedikodusunu yapıyordu bana. Almancam kötüydü, cevap veremiyor, sadece “Almancam kötü, kusura bakmayın” diyordum. Bana bir an bakıyor, sonra duymamış gibi “Bence bunlar Macar” diyordu. “Macar mı?” Üst katımızda oturan iki adam olabildiğince Alman görünümlü, Alman isimli iki stajyer hakimdi. Stajyer hakim olmayı çok ciddiye alıyordu ki, zillerinde Stajyer Hakim M. ve D. yazıyordu. Kimseyle konuşmuyor, sessiz bir selam verip geciyorlardı. Fakat Bayan S. onlarla bence hayali bir kavga içindeydi. “Bazen” dedi “kapıyı aralık bırakıyorlar. Ben gençken Macar bir komşumuz vardı, onlar da kapıyı aralık bırakırdı. Göçmenler” dedi bana, büyük bir sırrı paylaşır gibi fısıldayarak. “Bir de, yukardaki koridorun ışığını açık bırakıyorlar. Neden biliyor musun? O faturayı paylaşıyoruz. Bana daha fazla para yazsın diye yapıyorlar, biliyorum.” Bu mantığı sorgulamaya dermanım ve Almancam yeterli değildi. Bayan S. benim göçmen olduğumu, Almancamın kötü olduğunu bir türlü anlamıyor gibi, “Macar komşuların” dedikodusunu yapiyordu. Yalnızdı, bazı pazarlar genç bir akrabası ziyaretine geliyordu, başka hiçbir ziyaretçisi olduğunu görmemiştim. Bütün günü evde geçiriyor, hava güzel olduğunda pencere önüne oturup, bana eziyet etmek için Alman halk şarkılarının sesini sonuna kadar açıyordu.

Bay O kapıyı çaldı bir gün. Evde yalnızdım Her zamanki gibi gülerek değil, biraz sıkıntıyla baktı bana. İçeri kaydı gözleri, eşiniz evde değil mi? diye sordu. “Yok, derste.” dedim “Buyrun, ne vardı?” Gülümsedi, “sizin ayakkabılığa ihtiyacınız vardı değil mi, bahsetmiştiniz. Ben size bir ayakkabı rafı yapayım diyecektim . Onu konuşmak için gelmiştim. Gelince bana bir uğrarsa eşiniz, konuşuruz.” “Tabii” dedim. Till Bay O’ya uğradığında aslında kira istemeye gelmiş olduğunu öğrendi. Kirayı birkaç gün geciktirmiştik. O da maddi bir sorunumuz olduğunu düşünüp, endişelenmiş, onu sormak için gelmişti. Ama bunu benimle konuşamazdı, bir erkeği karısının önünde para konusunda kötü duruma düşürmek, karısını endişelendirmek ayıp geliyordu Bay O’ya. Bu yüzden ayakkabılık yalanını düşünmüş, Till’i bana karşı mahçup etmek istememişti. Bu bizim gibi bir çift için komik bir endişeydi tabii, ama ardında yatan incelik beni şaşırtmıştı. 

Bay O içine doğduğu yerin ve dönemin bütün kurallarına uygun yaşamıştı. Ve bunun karşılığında gölgesiz bir hayat sürmüştü. Ya da bana öyle geliyordu dışardan. Doğduğu kasabada ölecekti ve hayatının geri kalanında da evinden 20 metre ilerdeki marangozhanesinde gün boyu çalışıp, akşamları karısının yaptığı et, patates ve kremalı yemekleri yiyecek, birasını içecekti. Karısıyla asla para konuşmayacak ve oy vermek dışında siyasetle ilgilenmeyecekti. Ama akşam haberlerini izlerdi elbette. Çocuğunun üniversiteye gideceğini hiç düşünmemişti Bay O. Torununun da gitmesini istemezdi. Aile mesleği onlara yeterince güvenli ve rahat bir hayat sunuyordu. Üniversite vakit kaybıydı, çalışan bir adam için. Kasabanın merkezindeki güzel, bahçeli evlerinin içi, otuz yıl öncesinin orta sınıf modasına göre döşenmişti, konforluydu, eksiği yoktu. Evi gibi, hayatının da bir eksiği yoktu Bay O’nun. Savaş sırasında doğmuş olmalıydı. Yaşı öyle gösteriyordu. Savaşı hatırlıyor olamazdı.

Kasaba çam ormanlarıyla kaplı tepelerin arasında kıvrılan nehrin kıyısında, iki kilometre ara ile serpiştirilmiş, bölgenin kanlı tarihini gösteren satolara bakıyordu. Her şey çok güzeldi. Kış akşamlarında sokaklar o kadar sessiz oluyordu ki, es kaza birisi yürüyecek olsa adımlar yankılanıyor, tertemiz sokağa bir tiyatro sahnesi havası veriyordu. Kendimi en ön sırada oturan bir tiyatro seyircisi gibi hissediyordum sokağı seyrederken. Bu kasabada herkes huzurlu olmalıymış gibi geliyordu bana, ama kendi içimdeki huzursuzluktan biliyordum bunun böyle olmadığını. Yine de, yine de benden başka herkes, sonsuz bir sükunet ve huzur içinde yaşıyormuş gibi geliyordu. En çok da Bay O. Bense derin bir ait olmama hissiyle gün sayıyordum gitmek için. Daha çirkin, daha huzursuz, daha eksik bir yere gitmek için.

Sene sonunda Amerika’ya taşınmadan önce bizi evine çağırdı Bay O. Karısı elleriyle yaptığı lezzetli pastayı kahveyle ikram ederken, bize kasabayı tanıtan, bol resimli, kuşe kağıda basılı bir kitap hediye ettiler. Kasabamızdan bir hatıra yazıyordu, kitabın içine yerleştirilmiş kartta. Bay O karşımda oturuyordu, yanında torunuyla. “İngilizce tuhaf bir dil. Amerikalılar ağızlarında sıcak patates varmış gibi konuşuyor. Potaaaytooo” dedi kıkırdayarak. Torununa İngilzce konuşturtmaya çalıştıktan sonra, bana döndü tekrar, “Senin çocuk doğurman lazım, ama Amerika’da değil, burada. Geri Almanya’ya taşınmalısınız. Almanya’nın çocuğa ihtiyacı var. Artık kimse doğurmuyor.” Başkası söylese beni sinirlendirecek bu lakırdılar, Bay O.nun gülümseyen ağzından çıkınca sadece sevimli geliyordu bana. Sonra Till’e döndü. “Şimdi, çocuğa da Almanca öğretmeniz lazım. Amerika’da sakin ihmal etmeyin. O 'potato' diyecek. Sen ‘nein, nein, Kartoffel’ diyeceksin.” Anlaşılan Bay O.’nun canı patates istiyordu. Gülmemek için dudaklarımı issirdim, Till de benden farksızdı. “Almanya’nın yeni nesillere ihtiyacı var, Amerika’da kalmayın” diye tekrar etti birkaç kez, bana bakarak. Bu kasabada kimsenin benim Türk olduğumu idrak edemediğini düşünmeye başlamıştım. Sessizliğimi asaletime veriyor olsalar gerekti ki Almancamin gevezelik etmeye yetmediğini tahmin edemiyorlardı. “Elbette Bay O.” dedim, kırık Almancamla ve gülümseyerek. Oysa ki Almanya’ya dönmeye hiç niyetim yoktu. Aklıma dahi gelmeyecek şartların, beni buraya getireceğini tahmin edemezdim o zamanlar.

Bazen Bay O’yu düşünüyorum, benim daha zıttım bir insan tanımadığıma inanarak. Dünyanın bir köşesinden diğerine savrulurken ve devamlı bir belirsizlik içinde kök salamazken, Bay O. gibi bir yaşam ister miydim diye düşünüyorum. Bu kadar sakin, bu kadar eksiksiz, bu kadar özlemden ve kavgadan uzak bir hayat… Sonra oğlum “Kartoffel” diyor, “patates” diyorum. “Patates desene oğlum.”

10 Mayıs 2018 Perşembe

Paylasilmayan Ozlem

Beyoglu'na ilk gittigim gun, sanirim 11 yasindaydim, Istanbul'u da ilk kez goruyordum. Tarlabasi Bulvari'ndan arabayla gecerken, caddeye dogru tuhaf bir cikinti yapan eski bir binayi isaret etti babam. Dalan Tarlabasi'ni bulvara cevirirken yuzlerce binayi yikmisti tabii, ama bir bina yikilamamis, duruyordu. Ona yetisebilmisler, dava acip, onun yikimini durdurmuslardi. Tam hatirlamiyorum, ama Kizilay binasindan cok uzakta degildi sanki. Kim ugrasiyordu o binayla ve neden ugrasiyordu, bir bina daha yikilsa ne olacakti ki? "Vatan Caddesi'ni de boyle acmislardi" dedi babam. Istanbul'la ilk tanisisim bir kayip haritasi cikarma macerasina donustu. Burada dere vardi. Burada Rumlar yasardi. Buradaki evler cok guzeldi, yikilmaya birakilmis, curuyorlar. Burada bir sokak cesmesi vardi. Burada mesire yeri vardi. Burasi ormandi, surasi koruydu. Burada genis bahceli konaklar vardi. Buradaki meyhanede sairler bulusurdu, simdi girilmiyor. Burasi kumsaldi, surlarda sarapcilar vardi. Iyi ama ne kadar zamanda? Sadece 20 yilda mi degismisti her sey bu kadar? Ve ben henuz tanimadigim bir sehrin gecmisini ozluyordum.

Her yer yol olmus, her yer apartman, otel olmus. Mekanlar sabit, insanlar hareketli olmaliydi. Ama Istanbul sabit duramiyor, ayagimizin altinda degisip duruyordu; degismek de degil, hareket ediyordu, catliyor, patliyor, yerinden oynuyor, dusuyor, yalpaliyordu. Sehir kosarken, kaybolurken, biz nasil ayakta kalacak, yollar hep degisirken, nasil yolumuzu bulacaktik? Gormedigimiz bir sehri ozlerken, bir de gordugumuzu kaybetmenin acisi eklenecekti ustune ve daha bunlarla basa cikamazken, henuz kaybetmedigimiz bugunu ozlemeye baslayacaktik, gelecegin onu da bizden alacagini bilerek. Biz devamli gecmisle ve gecmisten hayal ettigimiz guzel bir gelecekle karsilastiracaktik bugunu ve yarini. Ama en cirkin sokaklari guzel bulanlarla tanistigimda -cok sonradan- anladim ki, onlarla bulusmadan, onlara yuregimizdeki Istanbul'u anlatmadan, sevdirmeden, ozletmeden, mumkun degil guzellesmeyecekti hicbir sey. Hic yasamadigimiz, hic gormedigimiz, mecburen, sadece zamanin disinda yasayabildigimiz bir sehre duydugumuz ozlem aramizdaki en buyuk ucurumdu. O hasreti duymayana nasil anlatacaktik kahrimizin gercekligini? Ve anlasalar da, o hasreti paylasmadikca, o hasretin kendisine kinlendikce, onu sadece bir silah olarak kullanmalarini, bizi tam oradan ve zevkle vurmalarini nasil engelleyecektik? Istanbul da bir aniydi, bir hayaldi, bir fikirdi, bir idealdi. Hepsi birdendi, kaybi da o yuzden hepsinin kaybiydi. Hepsinin yaninda ne kadar cirkin kaliyordu gercegi. Cunku gercek her zaman tahayyulumuze capali, ancak onun baglaminda deneyimledigimiz bir sey. Bu kadar farkli tahayuller, nasil ortak bir gerceklik algisinda bulusabilirdi? Bulusamazdi. Bulusamadi. 

Benim en cok hasretime kinli insanlarla ilk defa konustugumda, dinledim sadece. Neyi ozledigimi anlamiyorlardi. Ozledigimi soyledigim seyi ozledigime inanmiyorlardi. Ozledigim seyin guzel oldugunu kabul etmiyorlardi. Hic fark etmedigim, hic aklima gelmeyen bir yerden ayrilmistik. Ozlemimizden. "Bak dediler, burasi eskiden bombos cayir cimendi ve simdi bak bir suru ev oldu, sokaklari araba doldu, guzel degil mi, gelismek bu degil mi?" Etrafimdaki beton yiginlarina goz gezdirdim, hicbir zaman sevemedigim arabalara. Daha fazlasini merak ettim, hayallerini. Daha fazlasi yoktu. Bu kadardi hayallerin siniri. Daha cok ev, daha cok sokak, daha cok araba, daha pahali araba. "Bir bina yikildi, bir agac kesildi diye kiyamet kopariyorlar. Soyle, sen mesela o agaclari, o binayi biliyor muydun onceden?"

"Biliyordum" dedim sadece ve sustum.

Her onlerinden gectigimde, gormedigim gecmislerini ozledigimi ve simdi yaslarini tuttugumu soylemedim.