10 Mayıs 2018 Perşembe

Paylasilmayan Ozlem

Beyoglu'na ilk gittigim gun, sanirim 11 yasindaydim, Istanbul'u da ilk kez goruyordum. Tarlabasi Bulvari'ndan arabayla gecerken, caddeye dogru tuhaf bir cikinti yapan eski bir binayi isaret etti babam. Dalan Tarlabasi'ni bulvara cevirirken yuzlerce binayi yikmisti tabii, ama bir bina yikilamamis, duruyordu. Ona yetisebilmisler, dava acip, onun yikimini durdurmuslardi. Tam hatirlamiyorum, ama Kizilay binasindan cok uzakta degildi sanki. Kim ugrasiyordu o binayla ve neden ugrasiyordu, bir bina daha yikilsa ne olacakti ki? "Vatan Caddesi'ni de boyle acmislardi" dedi babam. Istanbul'la ilk tanisisim bir kayip haritasi cikarma macerasina donustu. Burada dere vardi. Burada Rumlar yasardi. Buradaki evler cok guzeldi, yikilmaya birakilmis, curuyorlar. Burada bir sokak cesmesi vardi. Burada mesire yeri vardi. Burasi ormandi, surasi koruydu. Burada genis bahceli konaklar vardi. Buradaki meyhanede sairler bulusurdu, simdi girilmiyor. Burasi kumsaldi, surlarda sarapcilar vardi. Iyi ama ne kadar zamanda? Sadece 20 yilda mi degismisti her sey bu kadar? Ve ben henuz tanimadigim bir sehrin gecmisini ozluyordum.

Her yer yol olmus, her yer apartman, otel olmus. Mekanlar sabit, insanlar hareketli olmaliydi. Ama Istanbul sabit duramiyor, ayagimizin altinda degisip duruyordu; degismek de degil, hareket ediyordu, catliyor, patliyor, yerinden oynuyor, dusuyor, yalpaliyordu. Sehir kosarken, kaybolurken, biz nasil ayakta kalacak, yollar hep degisirken, nasil yolumuzu bulacaktik? Gormedigimiz bir sehri ozlerken, bir de gordugumuzu kaybetmenin acisi eklenecekti ustune ve daha bunlarla basa cikamazken, henuz kaybetmedigimiz bugunu ozlemeye baslayacaktik, gelecegin onu da bizden alacagini bilerek. Biz devamli gecmisle ve gecmisten hayal ettigimiz guzel bir gelecekle karsilastiracaktik bugunu ve yarini. Ama en cirkin sokaklari guzel bulanlarla tanistigimda -cok sonradan- anladim ki, onlarla bulusmadan, onlara yuregimizdeki Istanbul'u anlatmadan, sevdirmeden, ozletmeden, mumkun degil guzellesmeyecekti hicbir sey. Hic yasamadigimiz, hic gormedigimiz, mecburen, sadece zamanin disinda yasayabildigimiz bir sehre duydugumuz ozlem aramizdaki en buyuk ucurumdu. O hasreti duymayana nasil anlatacaktik kahrimizin gercekligini? Ve anlasalar da, o hasreti paylasmadikca, o hasretin kendisine kinlendikce, onu sadece bir silah olarak kullanmalarini, bizi tam oradan ve zevkle vurmalarini nasil engelleyecektik? Istanbul da bir aniydi, bir hayaldi, bir fikirdi, bir idealdi. Hepsi birdendi, kaybi da o yuzden hepsinin kaybiydi. Hepsinin yaninda ne kadar cirkin kaliyordu gercegi. Cunku gercek her zaman tahayyulumuze capali, ancak onun baglaminda deneyimledigimiz bir sey. Bu kadar farkli tahayuller, nasil ortak bir gerceklik algisinda bulusabilirdi? Bulusamazdi. Bulusamadi. 

Benim en cok hasretime kinli insanlarla ilk defa konustugumda, dinledim sadece. Neyi ozledigimi anlamiyorlardi. Ozledigimi soyledigim seyi ozledigime inanmiyorlardi. Ozledigim seyin guzel oldugunu kabul etmiyorlardi. Hic fark etmedigim, hic aklima gelmeyen bir yerden ayrilmistik. Ozlemimizden. "Bak dediler, burasi eskiden bombos cayir cimendi ve simdi bak bir suru ev oldu, sokaklari araba doldu, guzel degil mi, gelismek bu degil mi?" Etrafimdaki beton yiginlarina goz gezdirdim, hicbir zaman sevemedigim arabalara. Daha fazlasini merak ettim, hayallerini. Daha fazlasi yoktu. Bu kadardi hayallerin siniri. Daha cok ev, daha cok sokak, daha cok araba, daha pahali araba. "Bir bina yikildi, bir agac kesildi diye kiyamet kopariyorlar. Soyle, sen mesela o agaclari, o binayi biliyor muydun onceden?"

"Biliyordum" dedim sadece ve sustum.

Her onlerinden gectigimde, gormedigim gecmislerini ozledigimi ve simdi yaslarini tuttugumu soylemedim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder