Oma S. çok zarifti. Güzel değil denemezdi, ama çarpıcı bir güzelliği yoktu. İncecik bedeni, yüzünden eksilmeyen tebesümmü, kibar hareketleriyle zarifti. Derler ki, demanslı insanlar zamanla bütün sınırlarını yitirir, en derinlerindeki gerçek benlikleri çıplak kalırmış. O hafızasını yitirdikçe, zerafetinden bir şey kaybetmiyordu.
Tam karşımda oturmuş, önündeki karanfilli, elmalı mor lahana yemeğini keyifle yiyor, diğer yemeklere dokunmuyordu. Benim ayıp olmasın diye bitirmeye çalıştığım lahanayı bu kadar keyifle yemesi komik geliyordu bana. Lahanası bitince, “dondurma istiyorum” dedi şımarık bir çocuk edasıyla. “Anne, önce yemeğini bitirmen lazım.” “İstemiyorum, yemeyeceğim, tatlı istiyorum” dedi küskünce. Sonra bana baktı, “Sen kimsin?” dedi. Beni unutuyordu hep, doğal olarak. Bazen çocuklarını dahi unutuyordu. “Ne kadar güzelsin” dedi bana, kızına dönüp, “çok güzel değil mi, şekerden bebek gibi” dedi gözünün kenarıyla benim tarafıma bakarak. Bütün edep duvarları yıkılmışken bile karşındakini mutlu etmeye çalışıyordu, hiç bu kadar katıksız iyi bir insan tanımış mıydım bilmiyordum. Kocası ona her zamanki gibi aşkla, mutlulukla bakmıyordu artık. Sevgiyle, şevkatle bakıyordu, ama mutluluk kaybolmuştu. İlk kez yine bir Noel’de tanışmıştık.
Üzerinde kırmızı mumlar yanan çam ağacının yanındaki koltukta oturuyor ve ilahiler söylüyordu Oma S. Ben olabildiğince yabancı hissediyordum bu aslında huzur dolu odada. Tuhaf olan, aramızda ondan başka Hristiyan olmaması, Noel’i herkesin aslında onun hatrı için kutlamasıydı. Şarkılara diğerleri eşlik etse de, kocası sessizdi. Sonra Oma S. sarki soylemeyi bıraktı. Masa üstündeki kitaba uzandı. İçini açıp, ayraçla imlediği sayfadaki hikayeyi okumaya başladı. Çocukken defalarca okuduğum, her okuduğumda ağladığım bir hikaye: Kibritçi Kız. Ağaç altında hediyeler, mumlar, karanfilli mandalınalar, ilahiler arasında yabanci bir dilde de olsa tanıdık cümleler, beni yine ağlatırken bildik bir yere çekti. Amerika'da gördüğüm gibi neşeli bir kutlama değildi bu Noel. Hüzünlüydü biraz, umutluydu, ama umudun sadece acının olduğu yerde var olduğunu hatırlatıyordu. Bu sırada Opa S. karısına muzipçe, çapkınca, biraz da hayranlıkla bakıyordu. Onu 50 yıldan uzun bir süre önce bir hastane odasında tavlamıştı. Tam anlamıyla tavlamıştı.
Oma S. savaş sırasında hemşirelik yapıyor ve doktor nişanlısıyla evliliğe hazırlanıyordu, kendi babası da doktordu. Opa S. savaşın sonlarına doğru cephede bir patlama sonucu iki elini birden kaybetmiş, hastanede tedavi görüyordu. Ellerini ve evini savaşta kaybetmiş bu genç, yakışıklı asker, zarif ve utangaç hemşireyi şakalarıyla güldürüyor, iltifatlarıyla utandırıyor, yavaş yavaş kalbini ele geçiriyordu. Kısa bir süre sonra hemşire kendine evlenme teklif eden bu işsiz, elsiz adama hayır diyemeyecek kadar aşık olmuştu, nişanlısından ayrıldı, evlendiler.
Oma S. solcu, muhalif bir aileden geliyordu. Opa S. savaşa kadar çok siyasetle ilgilenmezdi, bize de savaştan hiç bahsetmezdi neredeyse, sadece dalga geçerdi bazen. "Son altı ay sadece lahana ve su verdiler bize, bir daha lahana yemeyeceğim diye yemin ettim. Bak hala bayıla bayıla yiyorum" demişti gülerek. Tanrıya inanmazdı Opa S. "Tanrıya inancımı savaş alanında yitirdim" demişti bana bir kez. Oysa Amerikalılar hep der ki, muharebe hendeğinde ateist olmaz. Her an öldürülme korkusu yaşayan birinin Tanrı’ya sığınmak isteyeceğine inanırlar. Ölümle sınanmak herkeste aynı etkiyi bırakacakmış gibi. Ne kadar az konuşmuştuk, ne kadar çok şey anlatmıştı o kadar zamanda. Opa S. herkesle sohbet ederdi, şeytan tüylü insanların özgüvenini taşıyordu, 80 yaşını geçmesi bakışlarındaki çapkınlığı eksiltmemişti. Bu adamın bir kadına sadık kalmış olmasına ihtimal veremiyordum, bilemezdim, ama o bütün dünyaya kur yapan gözleri, herkesi güldüren keyifli şakaları... Hep böyle miydi diye sormuştum. “Hep böyleydi, anneannemi o haliyle nasıl tavlamış sanıyorsun” dedi Till. O haliyle? Bu adamın eli olmadığını unutuyordu insan hep, bence kendisi de unutuyordu, önemsiz bir ayrıntıydı onun için. “Tek başıma yapamadığım tek şey çorap giymek” der gülerdi.
Opa S. Alman’dı, ama gurbetteydi. Büyük Almanya hayaliyle komşu ülkelere saldıran Almanya, savaşta topraklarını kaybetmiş, sınırlar küçülünce Opa S’in doğup büyüdüğü topraklar Almanya sınırları dışında kalmıştı. Artık Polonya’daydı doğduğu kasaba. Doğduğu topraklardan sürgün edilmiş kimsenin yarasız olduğuna inanmadığım için, ona aslında hiç göstermediği bir hüzün yakıştırmıştım içten içe. Halbuki sadece neşe vardı halinde. “Sertti” diye anlattı kızı, “biz çocukken çok katıydı bize karşı, anneme değil. Biz çok kavga ederdik, daha 17 yaşında evden çıktım, para almadım ondan, üniversiteye giderken çalıştım”. Karşımdaki bu şirin adam, bu anlayışlı adam ne kadar katı olabilirdi ki? “60’lar farklı bir dönemdi, adabı muaşeret kuralları çok önemliydi, uyulması gereken çok kural vardı ve biz, bizim neslimiz o kurallara uymak istemiyorduk. Çatışıyorduk. Biz Nazi dönemiyle hesaplaşmak istiyorduk, sorular soruyorduk, ama babalarımız, annelerimiz bu konuları kapatmak istiyordu. Beatles gelmişti Hamburg’a ve Jimmy Hendrix. Onları izliyorduk, sol toplantılara gidiyorduk, isyan ediyorduk, başka bir döneme geçiyorduk, ama ailelerimiz buna direniyordu. Sonra zamanla biz büyüdük, onlar yumuşadı. Sulh yaptık.”
“Konuştunuz mu savaşı?”
“Hayır. Babam savaşta yaşadıkları hakkında hiç konuşmaz.”
Şimdi Opa S. karısına şevkatle, acıyla, sevgiyle bakıyordu. Sorduğumuzda “iyiyiz” diyordu. Bir şey öğrendiysem, Till’in ailesinin de, benimki gibi acıları konuşmadığıydı. Kültürler birbirine ne kadar yabancı olursa olsun, ortak noktamız, önemsiz şeyleri bıktırana kadar konuşup, travmalarımızın üstünü örtmemizdi. İyi değillerdi, görüyorduk. Opa S. “biz iyiyiz, ben karıma bakarım” diyordu inatla. Bir gün kızını çağırdı.” Ben artık bakamıyorum ona” dedi, ağlıyordu. Beraber huzurevine çıktılar. Doktor Opa S.’in karısının durumunun vehametini bizden uzun süredir sakladığını anlattı. Ama artık ona bakmaya gücü yetmiyordu, 24 saat bakıma ihtiyacı vardı Oma’nın. Karısını güvenli ellere teslim ettiğine emin olduğunda, Opa S. bir anda hastalandı. Ertelenmiş bir hastalanma olduğunu anladık hepimiz, karısına bakmak için ertelediği bir hastalık. Son kez hasta yatağını ziyarete gittiğimde, hemşire uyardı “Ağrısı çok fazla olduğu için morfin verdik, kendinde olmayabilir.” Morfin - savaşta elleri koptuğunda da morfin vermişlerdi. Ve o günlere dönüyordu aynı agrı kesici verildikçe. Beni gördü, ama gözleri Till’deydi. Bu sefer bakışları çapkın değildi, keyifli değildi, parlamıyordu, bilinci yerindeydi, ama sanki uzaklardaydı. Till’e baktı, sadece “biz kötü şeyler yaptık savaşta. Çok kötü şeyler” dedi. Sustu. Ben başına gelenlerden inancını yitirdiğini düşünmüştüm, oysa daha acımasızdı gerçek. Savaşın ona yaptıkları değil, yaptırdıklarıydı onu kemiren. 60 yıldır üstünü örttüğü acılar. Opa S’i son görüşümden birkaç gün sonra kaybettik.
Düğün günümüzde gelinliğimle Oma S.'i son kez ziyarete gittim. Kim olduğumu sordu yine. “Evleniyoruz biz, Oma” dedi Till, anneannesinin kendini hatırlayacağından emin olmamasının tedirginliğiyle. Çok sevindi yaşlı kadın. Hatırlamadığını hatırladığında olduğu gibi kırılmadı bu sefer. Beni hatırlaması gerektiğini anlamadı. Yüzüme baktı. “Ne kadar güzelsin, şeker bebekler gibi” dedi. Çenemi avucuna aldı “Şeker bebek” dedi. Till’in annesi gülümsedi, “beni küçükken şeker bebek diye severdi” dedi. Hafızası onu terk etmişken, hala karşısındakini mutlu etmeye çalışan incecik kadına baktım. Onu son kez gördüğümü bilmiyordum. Kendi inancına göre kocasının yanına gitme vakti yaklaşmıştı, ya da kocasının inancına göre, hiçliğe, savaşlarin ve günahlarin yok oldugu bir hiçliğe. Omuzları hafifti, hafızasıyla beraber bütün yüklerinden arınmış gibiydi. Yanağına bir öpücük bıraktım, vedalaştım, birkaç dakika sonra beni unutacağını bilerek.