Bay O düğme gibi
küçük, parlak, mavi gözlerini bana çevirdi, daima kırmızı
olan toplu yanaklarını hoplatarak kıkırdadı. “Amerikalılar
ağızlarında sıcak patates varmış gibi konuşuyorlar.
Potaaaytooo.” Sonra yanında oturan ve Bay O’nun minyatür
versiyonu gibi duran kısa sarı saçlı, mavi gözlü ve pembe,
tombul yanaklı torununu işaret ederek,“o da İngilizce konuşuyor”
dedi. “Okulda öğreniyorlar artik”. Çocuk gözünü
kırpıştırdı, birkaç kelime İngilizce söylemeye çalıştı.
Dedesinin yüzü mutluluk ve gururla aydınlandı. İngilizce bilmesi
gerekmiyordu torununun tabii, o da kendisi gibi marangoz olacaktı
elbette. Bay O. marangozdu, babası da marangozdu, oğlu da.
Marangozhanesi evinin hemen yanındaydı. Doğduğu evin birkaç
sokak ötesinde. Oğlunun yaşadığı evin yan sokağında.
Till’in yanına
Heidelberg’e taşınmıştım, ama üç arkadaşıyla paylaştığı
öğrenci evinde daha fazla kalmaya niyetim yoktu. Harıl harıl
kendimize ev bakıyorduk, ama Heidelberg’de kiralık ev bulmak çok
zordu. Daha uzun süre bir ev bulamayacağımıza ikna olmuştuk ki,
bir arkadaşımız aradı. “Oturduğum kafeye bir adam şu anda
kiralık ev ilanı astı, telefon numarasını ve adresi veriyorum.
Hemen gidin.” Aceleyle arabaya koştuk, yolda ev sahibine telefon
ettik, onbes dakika sonra adresini aldığımız evin önündeydik.
Bay O. bizi kapıda bekliyordu, iri cüssesi ve daima gülen yüzüyle.
Ev en az ikiyüz yıllık, üç katlı bir binanın en alt
katındaydı. Güzeldi, çok güzeldi, arkasında küçük bir taş
avlusu da vardı var olmasına da, ufak bir problemi de vardı.
Odaları birbirinden ayıran koridor, yukarı çıkan katlara giden
koridordu aynı zamanda. Yani evimizin içinden apartman koridoru
geçiyordu. Till’e fısıldadım, “Till banyoya geçerken bile
komşularla karşılaşabiliriz.” Birkaç saniye sonra sırada bir
banyomuz olmadığını fark edecektim zaten. “Ev çok eski,
tuvalet ve duş ayrı” dedi Bay O. “Duşunuz mutfakta.” Geniş
ve avluya bakan mutfağın bir köşesindeki duşakabini işaret
ederek. “Ben burada yaşayamam” dedim Türkçe, “olmaz, başka
yer bakalım.” “Başka yer yok ki” diye yanıtladı Till,
“aylarca ev bulamayabiliriz.” “Biz bir düşünelim” dedi
Till, Bay O’ya dönüp. “Pekala, bir saat sizin için tutuyorum
evi” dedi ev sahibi. Kapıya yöneldiğimiz anda, iki uzun boylu
kız, nefes nefese girdiler içeri. “Merhaba, biz evi tutmak
istiyoruz” dedi öndeki, hiç bakmadan eve. Bay O. “Bir saat
beklemeniz gerekecek, bu çifte bir saat süre verdim. Onlar
istemezse, siz kiralayabilirsiniz” dedi. Till’le bakıştık.
Genç kız konuşmaya başladı, “Biz ailelerimizle yaşıyoruz,
artık eve çıkmak istiyoruz, ama bir türlü boş ev bulamadık.
Siz tutacak mısınız evi?” “Biz bir konuşalım” dedim.
Dışarı çıktık, “evin içinden apartman koridoru geçiyor
Till!” “Evet ama, sadece iki komşumuz var.” “Duş? Banyodan
çıkıp odaya nasıl gideceğim?” “Mutfakta giyiniriz. Baksana
evi tutmak için bekliyorlar. Bir daha ev bulamayabiliriz. Fiyatı da
iyi.” “Tamam.”
Bay O ile böyle
tanıştık. Birkaç gün sonra Neckagemuend’deki evimize taşındık.
Komşularımızla o kadar nadir karşılaşıyorduk ki, bazen
koridoru paylaştığımızı unutuyordum. Mutfaktaki duşa da
sandığımdan daha kolay alışmıştım. En üst katta Bayan S.
yaşıyordu. Arada bir karşılaştığımızda, sektirmeden birinci
katta yaşayan komşularımızın dedikodusunu yapıyordu bana.
Almancam kötüydü, cevap veremiyor, sadece “Almancam kötü,
kusura bakmayın” diyordum. Bana bir an bakıyor, sonra duymamış
gibi “Bence bunlar Macar” diyordu. “Macar mı?” Üst
katımızda oturan iki adam olabildiğince Alman görünümlü, Alman
isimli iki stajyer hakimdi. Stajyer hakim olmayı çok ciddiye
alıyordu ki, zillerinde Stajyer Hakim M. ve D. yazıyordu. Kimseyle
konuşmuyor, sessiz bir selam verip geciyorlardı. Fakat Bayan S.
onlarla bence hayali bir kavga içindeydi. “Bazen” dedi “kapıyı
aralık bırakıyorlar. Ben gençken Macar bir komşumuz vardı,
onlar da kapıyı aralık bırakırdı. Göçmenler” dedi bana,
büyük bir sırrı paylaşır gibi fısıldayarak. “Bir de,
yukardaki koridorun ışığını açık bırakıyorlar. Neden
biliyor musun? O faturayı paylaşıyoruz. Bana daha fazla para
yazsın diye yapıyorlar, biliyorum.” Bu mantığı sorgulamaya
dermanım ve Almancam yeterli değildi. Bayan S. benim göçmen
olduğumu, Almancamın kötü olduğunu bir türlü anlamıyor gibi,
“Macar komşuların” dedikodusunu yapiyordu. Yalnızdı, bazı
pazarlar genç bir akrabası ziyaretine geliyordu, başka hiçbir
ziyaretçisi olduğunu görmemiştim. Bütün günü evde geçiriyor,
hava güzel olduğunda pencere önüne oturup, bana eziyet etmek için
Alman halk şarkılarının sesini sonuna kadar açıyordu.
Bay O kapıyı
çaldı bir gün. Evde yalnızdım Her zamanki gibi gülerek değil,
biraz sıkıntıyla baktı bana. İçeri kaydı gözleri, eşiniz
evde değil mi? diye sordu. “Yok, derste.” dedim “Buyrun, ne
vardı?” Gülümsedi, “sizin ayakkabılığa ihtiyacınız vardı
değil mi, bahsetmiştiniz. Ben size bir ayakkabı rafı yapayım
diyecektim . Onu konuşmak için gelmiştim. Gelince bana bir uğrarsa
eşiniz, konuşuruz.” “Tabii” dedim. Till Bay O’ya
uğradığında aslında kira istemeye gelmiş olduğunu öğrendi.
Kirayı birkaç gün geciktirmiştik. O da maddi bir sorunumuz
olduğunu düşünüp, endişelenmiş, onu sormak için gelmişti.
Ama bunu benimle konuşamazdı, bir erkeği karısının önünde para
konusunda kötü duruma düşürmek, karısını endişelendirmek
ayıp geliyordu Bay O’ya. Bu yüzden ayakkabılık yalanını
düşünmüş, Till’i bana karşı mahçup etmek istememişti. Bu
bizim gibi bir çift için komik bir endişeydi tabii, ama ardında
yatan incelik beni şaşırtmıştı.
Bay O içine
doğduğu yerin ve dönemin bütün kurallarına uygun yaşamıştı.
Ve bunun karşılığında gölgesiz bir hayat sürmüştü. Ya da
bana öyle geliyordu dışardan. Doğduğu kasabada ölecekti ve
hayatının geri kalanında da evinden 20 metre ilerdeki
marangozhanesinde gün boyu çalışıp, akşamları karısının
yaptığı et, patates ve kremalı yemekleri yiyecek, birasını
içecekti. Karısıyla asla para konuşmayacak ve oy vermek dışında
siyasetle ilgilenmeyecekti. Ama akşam haberlerini izlerdi elbette.
Çocuğunun üniversiteye gideceğini hiç düşünmemişti Bay O.
Torununun da gitmesini istemezdi. Aile mesleği onlara yeterince
güvenli ve rahat bir hayat sunuyordu. Üniversite vakit kaybıydı,
çalışan bir adam için. Kasabanın merkezindeki güzel, bahçeli
evlerinin içi, otuz yıl öncesinin orta sınıf modasına göre
döşenmişti, konforluydu, eksiği yoktu. Evi gibi, hayatının da
bir eksiği yoktu Bay O’nun. Savaş sırasında doğmuş
olmalıydı. Yaşı öyle gösteriyordu. Savaşı hatırlıyor
olamazdı.
Kasaba çam ormanlarıyla kaplı tepelerin arasında kıvrılan nehrin kıyısında, iki kilometre ara ile serpiştirilmiş, bölgenin kanlı tarihini gösteren satolara bakıyordu. Her şey çok güzeldi. Kış akşamlarında sokaklar o kadar sessiz oluyordu ki, es kaza birisi yürüyecek olsa adımlar yankılanıyor, tertemiz sokağa bir tiyatro sahnesi havası veriyordu. Kendimi en ön sırada oturan bir tiyatro seyircisi gibi hissediyordum sokağı seyrederken. Bu kasabada herkes huzurlu olmalıymış gibi geliyordu bana, ama kendi içimdeki huzursuzluktan biliyordum bunun böyle olmadığını. Yine de, yine de benden başka herkes, sonsuz bir sükunet ve huzur içinde yaşıyormuş gibi geliyordu. En çok da Bay O. Bense derin bir ait olmama hissiyle gün sayıyordum gitmek için. Daha çirkin, daha huzursuz, daha eksik bir yere gitmek için.
Kasaba çam ormanlarıyla kaplı tepelerin arasında kıvrılan nehrin kıyısında, iki kilometre ara ile serpiştirilmiş, bölgenin kanlı tarihini gösteren satolara bakıyordu. Her şey çok güzeldi. Kış akşamlarında sokaklar o kadar sessiz oluyordu ki, es kaza birisi yürüyecek olsa adımlar yankılanıyor, tertemiz sokağa bir tiyatro sahnesi havası veriyordu. Kendimi en ön sırada oturan bir tiyatro seyircisi gibi hissediyordum sokağı seyrederken. Bu kasabada herkes huzurlu olmalıymış gibi geliyordu bana, ama kendi içimdeki huzursuzluktan biliyordum bunun böyle olmadığını. Yine de, yine de benden başka herkes, sonsuz bir sükunet ve huzur içinde yaşıyormuş gibi geliyordu. En çok da Bay O. Bense derin bir ait olmama hissiyle gün sayıyordum gitmek için. Daha çirkin, daha huzursuz, daha eksik bir yere gitmek için.
Sene sonunda
Amerika’ya taşınmadan önce bizi evine çağırdı Bay O. Karısı
elleriyle yaptığı lezzetli pastayı kahveyle ikram ederken, bize
kasabayı tanıtan, bol resimli, kuşe kağıda basılı bir kitap
hediye ettiler. Kasabamızdan bir hatıra yazıyordu, kitabın içine
yerleştirilmiş kartta. Bay O karşımda oturuyordu, yanında
torunuyla. “İngilizce tuhaf bir dil. Amerikalılar ağızlarında
sıcak patates varmış gibi konuşuyor. Potaaaytooo” dedi kıkırdayarak.
Torununa İngilzce konuşturtmaya çalıştıktan sonra, bana döndü
tekrar, “Senin çocuk doğurman lazım, ama Amerika’da değil,
burada. Geri Almanya’ya taşınmalısınız. Almanya’nın çocuğa
ihtiyacı var. Artık kimse doğurmuyor.” Başkası söylese beni
sinirlendirecek bu lakırdılar, Bay O.nun gülümseyen ağzından
çıkınca sadece sevimli geliyordu bana. Sonra Till’e döndü.
“Şimdi, çocuğa da Almanca öğretmeniz lazım. Amerika’da
sakin ihmal etmeyin. O 'potato' diyecek. Sen ‘nein, nein, Kartoffel’
diyeceksin.” Anlaşılan Bay O.’nun canı patates istiyordu.
Gülmemek için dudaklarımı issirdim, Till de benden farksızdı.
“Almanya’nın yeni nesillere ihtiyacı var, Amerika’da
kalmayın” diye tekrar etti birkaç kez, bana bakarak. Bu kasabada
kimsenin benim Türk olduğumu idrak edemediğini düşünmeye
başlamıştım. Sessizliğimi asaletime veriyor olsalar gerekti ki
Almancamin gevezelik etmeye yetmediğini tahmin edemiyorlardı.
“Elbette Bay O.” dedim, kırık Almancamla ve gülümseyerek.
Oysa ki Almanya’ya dönmeye hiç niyetim yoktu. Aklıma dahi
gelmeyecek şartların, beni buraya getireceğini tahmin edemezdim o
zamanlar.
Bazen Bay O’yu
düşünüyorum, benim daha zıttım bir insan tanımadığıma
inanarak. Dünyanın bir köşesinden diğerine savrulurken ve
devamlı bir belirsizlik içinde kök salamazken, Bay O. gibi bir
yaşam ister miydim diye düşünüyorum. Bu kadar sakin, bu kadar
eksiksiz, bu kadar özlemden ve kavgadan uzak bir hayat… Sonra oğlum “Kartoffel” diyor, “patates”
diyorum. “Patates desene oğlum.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder