21 Mayıs 2018 Pazartesi

Patates


Bay O düğme gibi küçük, parlak, mavi gözlerini bana çevirdi, daima kırmızı olan toplu yanaklarını hoplatarak kıkırdadı. “Amerikalılar ağızlarında sıcak patates varmış gibi konuşuyorlar. Potaaaytooo.” Sonra yanında oturan ve Bay O’nun minyatür versiyonu gibi duran kısa sarı saçlı, mavi gözlü ve pembe, tombul yanaklı torununu işaret ederek,“o da İngilizce konuşuyor” dedi. “Okulda öğreniyorlar artik”. Çocuk gözünü kırpıştırdı, birkaç kelime İngilizce söylemeye çalıştı. Dedesinin yüzü mutluluk ve gururla aydınlandı. İngilizce bilmesi gerekmiyordu torununun tabii, o da kendisi gibi marangoz olacaktı elbette. Bay O. marangozdu, babası da marangozdu, oğlu da. Marangozhanesi evinin hemen yanındaydı. Doğduğu evin birkaç sokak ötesinde. Oğlunun yaşadığı evin yan sokağında.

Till’in yanına Heidelberg’e taşınmıştım, ama üç arkadaşıyla paylaştığı öğrenci evinde daha fazla kalmaya niyetim yoktu. Harıl harıl kendimize ev bakıyorduk, ama Heidelberg’de kiralık ev bulmak çok zordu. Daha uzun süre bir ev bulamayacağımıza ikna olmuştuk ki, bir arkadaşımız aradı. “Oturduğum kafeye bir adam şu anda kiralık ev ilanı astı, telefon numarasını ve adresi veriyorum. Hemen gidin.” Aceleyle arabaya koştuk, yolda ev sahibine telefon ettik, onbes dakika sonra adresini aldığımız evin önündeydik. Bay O. bizi kapıda bekliyordu, iri cüssesi ve daima gülen yüzüyle. Ev en az ikiyüz yıllık, üç katlı bir binanın en alt katındaydı. Güzeldi, çok güzeldi, arkasında küçük bir taş avlusu da vardı var olmasına da, ufak bir problemi de vardı. Odaları birbirinden ayıran koridor, yukarı çıkan katlara giden koridordu aynı zamanda. Yani evimizin içinden apartman koridoru geçiyordu. Till’e fısıldadım, “Till banyoya geçerken bile komşularla karşılaşabiliriz.” Birkaç saniye sonra sırada bir banyomuz olmadığını fark edecektim zaten. “Ev çok eski, tuvalet ve duş ayrı” dedi Bay O. “Duşunuz mutfakta.” Geniş ve avluya bakan mutfağın bir köşesindeki duşakabini işaret ederek. “Ben burada yaşayamam” dedim Türkçe, “olmaz, başka yer bakalım.” “Başka yer yok ki” diye yanıtladı Till, “aylarca ev bulamayabiliriz.” “Biz bir düşünelim” dedi Till, Bay O’ya dönüp. “Pekala, bir saat sizin için tutuyorum evi” dedi ev sahibi. Kapıya yöneldiğimiz anda, iki uzun boylu kız, nefes nefese girdiler içeri. “Merhaba, biz evi tutmak istiyoruz” dedi öndeki, hiç bakmadan eve. Bay O. “Bir saat beklemeniz gerekecek, bu çifte bir saat süre verdim. Onlar istemezse, siz kiralayabilirsiniz” dedi. Till’le bakıştık. Genç kız konuşmaya başladı, “Biz ailelerimizle yaşıyoruz, artık eve çıkmak istiyoruz, ama bir türlü boş ev bulamadık. Siz tutacak mısınız evi?” “Biz bir konuşalım” dedim. Dışarı çıktık, “evin içinden apartman koridoru geçiyor Till!” “Evet ama, sadece iki komşumuz var.” “Duş? Banyodan çıkıp odaya nasıl gideceğim?” “Mutfakta giyiniriz. Baksana evi tutmak için bekliyorlar. Bir daha ev bulamayabiliriz. Fiyatı da iyi.” “Tamam.”

Bay O ile böyle tanıştık. Birkaç gün sonra Neckagemuend’deki evimize taşındık. Komşularımızla o kadar nadir karşılaşıyorduk ki, bazen koridoru paylaştığımızı unutuyordum. Mutfaktaki duşa da sandığımdan daha kolay alışmıştım. En üst katta Bayan S. yaşıyordu. Arada bir karşılaştığımızda, sektirmeden birinci katta yaşayan komşularımızın dedikodusunu yapıyordu bana. Almancam kötüydü, cevap veremiyor, sadece “Almancam kötü, kusura bakmayın” diyordum. Bana bir an bakıyor, sonra duymamış gibi “Bence bunlar Macar” diyordu. “Macar mı?” Üst katımızda oturan iki adam olabildiğince Alman görünümlü, Alman isimli iki stajyer hakimdi. Stajyer hakim olmayı çok ciddiye alıyordu ki, zillerinde Stajyer Hakim M. ve D. yazıyordu. Kimseyle konuşmuyor, sessiz bir selam verip geciyorlardı. Fakat Bayan S. onlarla bence hayali bir kavga içindeydi. “Bazen” dedi “kapıyı aralık bırakıyorlar. Ben gençken Macar bir komşumuz vardı, onlar da kapıyı aralık bırakırdı. Göçmenler” dedi bana, büyük bir sırrı paylaşır gibi fısıldayarak. “Bir de, yukardaki koridorun ışığını açık bırakıyorlar. Neden biliyor musun? O faturayı paylaşıyoruz. Bana daha fazla para yazsın diye yapıyorlar, biliyorum.” Bu mantığı sorgulamaya dermanım ve Almancam yeterli değildi. Bayan S. benim göçmen olduğumu, Almancamın kötü olduğunu bir türlü anlamıyor gibi, “Macar komşuların” dedikodusunu yapiyordu. Yalnızdı, bazı pazarlar genç bir akrabası ziyaretine geliyordu, başka hiçbir ziyaretçisi olduğunu görmemiştim. Bütün günü evde geçiriyor, hava güzel olduğunda pencere önüne oturup, bana eziyet etmek için Alman halk şarkılarının sesini sonuna kadar açıyordu.

Bay O kapıyı çaldı bir gün. Evde yalnızdım Her zamanki gibi gülerek değil, biraz sıkıntıyla baktı bana. İçeri kaydı gözleri, eşiniz evde değil mi? diye sordu. “Yok, derste.” dedim “Buyrun, ne vardı?” Gülümsedi, “sizin ayakkabılığa ihtiyacınız vardı değil mi, bahsetmiştiniz. Ben size bir ayakkabı rafı yapayım diyecektim . Onu konuşmak için gelmiştim. Gelince bana bir uğrarsa eşiniz, konuşuruz.” “Tabii” dedim. Till Bay O’ya uğradığında aslında kira istemeye gelmiş olduğunu öğrendi. Kirayı birkaç gün geciktirmiştik. O da maddi bir sorunumuz olduğunu düşünüp, endişelenmiş, onu sormak için gelmişti. Ama bunu benimle konuşamazdı, bir erkeği karısının önünde para konusunda kötü duruma düşürmek, karısını endişelendirmek ayıp geliyordu Bay O’ya. Bu yüzden ayakkabılık yalanını düşünmüş, Till’i bana karşı mahçup etmek istememişti. Bu bizim gibi bir çift için komik bir endişeydi tabii, ama ardında yatan incelik beni şaşırtmıştı. 

Bay O içine doğduğu yerin ve dönemin bütün kurallarına uygun yaşamıştı. Ve bunun karşılığında gölgesiz bir hayat sürmüştü. Ya da bana öyle geliyordu dışardan. Doğduğu kasabada ölecekti ve hayatının geri kalanında da evinden 20 metre ilerdeki marangozhanesinde gün boyu çalışıp, akşamları karısının yaptığı et, patates ve kremalı yemekleri yiyecek, birasını içecekti. Karısıyla asla para konuşmayacak ve oy vermek dışında siyasetle ilgilenmeyecekti. Ama akşam haberlerini izlerdi elbette. Çocuğunun üniversiteye gideceğini hiç düşünmemişti Bay O. Torununun da gitmesini istemezdi. Aile mesleği onlara yeterince güvenli ve rahat bir hayat sunuyordu. Üniversite vakit kaybıydı, çalışan bir adam için. Kasabanın merkezindeki güzel, bahçeli evlerinin içi, otuz yıl öncesinin orta sınıf modasına göre döşenmişti, konforluydu, eksiği yoktu. Evi gibi, hayatının da bir eksiği yoktu Bay O’nun. Savaş sırasında doğmuş olmalıydı. Yaşı öyle gösteriyordu. Savaşı hatırlıyor olamazdı.

Kasaba çam ormanlarıyla kaplı tepelerin arasında kıvrılan nehrin kıyısında, iki kilometre ara ile serpiştirilmiş, bölgenin kanlı tarihini gösteren satolara bakıyordu. Her şey çok güzeldi. Kış akşamlarında sokaklar o kadar sessiz oluyordu ki, es kaza birisi yürüyecek olsa adımlar yankılanıyor, tertemiz sokağa bir tiyatro sahnesi havası veriyordu. Kendimi en ön sırada oturan bir tiyatro seyircisi gibi hissediyordum sokağı seyrederken. Bu kasabada herkes huzurlu olmalıymış gibi geliyordu bana, ama kendi içimdeki huzursuzluktan biliyordum bunun böyle olmadığını. Yine de, yine de benden başka herkes, sonsuz bir sükunet ve huzur içinde yaşıyormuş gibi geliyordu. En çok da Bay O. Bense derin bir ait olmama hissiyle gün sayıyordum gitmek için. Daha çirkin, daha huzursuz, daha eksik bir yere gitmek için.

Sene sonunda Amerika’ya taşınmadan önce bizi evine çağırdı Bay O. Karısı elleriyle yaptığı lezzetli pastayı kahveyle ikram ederken, bize kasabayı tanıtan, bol resimli, kuşe kağıda basılı bir kitap hediye ettiler. Kasabamızdan bir hatıra yazıyordu, kitabın içine yerleştirilmiş kartta. Bay O karşımda oturuyordu, yanında torunuyla. “İngilizce tuhaf bir dil. Amerikalılar ağızlarında sıcak patates varmış gibi konuşuyor. Potaaaytooo” dedi kıkırdayarak. Torununa İngilzce konuşturtmaya çalıştıktan sonra, bana döndü tekrar, “Senin çocuk doğurman lazım, ama Amerika’da değil, burada. Geri Almanya’ya taşınmalısınız. Almanya’nın çocuğa ihtiyacı var. Artık kimse doğurmuyor.” Başkası söylese beni sinirlendirecek bu lakırdılar, Bay O.nun gülümseyen ağzından çıkınca sadece sevimli geliyordu bana. Sonra Till’e döndü. “Şimdi, çocuğa da Almanca öğretmeniz lazım. Amerika’da sakin ihmal etmeyin. O 'potato' diyecek. Sen ‘nein, nein, Kartoffel’ diyeceksin.” Anlaşılan Bay O.’nun canı patates istiyordu. Gülmemek için dudaklarımı issirdim, Till de benden farksızdı. “Almanya’nın yeni nesillere ihtiyacı var, Amerika’da kalmayın” diye tekrar etti birkaç kez, bana bakarak. Bu kasabada kimsenin benim Türk olduğumu idrak edemediğini düşünmeye başlamıştım. Sessizliğimi asaletime veriyor olsalar gerekti ki Almancamin gevezelik etmeye yetmediğini tahmin edemiyorlardı. “Elbette Bay O.” dedim, kırık Almancamla ve gülümseyerek. Oysa ki Almanya’ya dönmeye hiç niyetim yoktu. Aklıma dahi gelmeyecek şartların, beni buraya getireceğini tahmin edemezdim o zamanlar.

Bazen Bay O’yu düşünüyorum, benim daha zıttım bir insan tanımadığıma inanarak. Dünyanın bir köşesinden diğerine savrulurken ve devamlı bir belirsizlik içinde kök salamazken, Bay O. gibi bir yaşam ister miydim diye düşünüyorum. Bu kadar sakin, bu kadar eksiksiz, bu kadar özlemden ve kavgadan uzak bir hayat… Sonra oğlum “Kartoffel” diyor, “patates” diyorum. “Patates desene oğlum.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder